6 Ekim 2009 Salı

TRABZONU BEKLERKEN




İki hafta sonra yine bir trabzonspor maçı var.... Malum takım kötü gidiyo... Aslında bence takım değil de skorlar kötü gidiyo... Yoksa hiç bir zamana olmadığı kadar takımdan umutluyum.... Zaten bu sene kupa falan beklentim yok kendi adıma... Rijkaarda biraz sabır gösterilsin, sistem için gerekli hamleler yapılsın, gelecek için adımlar atılsın ben bir iki sezon beklemeye razıyım....Neyse skorlar kötü gidiyo trabzon maçında da Ali Sami Yen bizi bekler....Bu maça gitmek lazım....


Üniversite sınavını kazanıp İstanbula geldiğim 98 senesinde ilk kez Ali Sami Yen stadına gitmiştim. O maç da Trabzonspor maçıydı.... Liseden bir arkadaşla beraber ilk kez stada gitmeye karar vermiştik... sadece tv den izlediğimiz adını duyduğumuzda nerede olduğunu bile tahmin edemediğimiz stada gidecektik.... İlk defa galatasarayımızı canlı olarak izleyecektik. O zamanlar tabi biletix yok bilet nerden alınır kaça alınır ne yapılır hiç fikrimiz yok.... (bizde ne salakmışız) stada yaklaşınca barikatların yanında duran polislere soralım bari dedik....


  • maç için biletleri nerden alabiliriz? dedik

  • bizde var biz satalım dediler....

  • kaça satıyosunuz?

  • 2 milyon lira (6 sıfır da atılmamış hala)

tabi biz biraz ilerleyelim dedik.... ileride bir karaborsacıyla karşılaştık... gidenler bilir zaten.... çekirdek, simit su satarak size yaklaşan abilerimiz bir anda açık var kapalı var derler yanınızda.... bu sefer onlara sorduk bilet ne kadar diye.... 1 milyon 750 bin lira dediler... biz tabi 250 bin lira kara geçmenin verdiği öğrenci psikolojisiyle hemen satın aldık biletleri.... İçeriye girmek için stada doğru devam ettiğimizde bir de ne görelim gişelerde hala bilet satılmakta ve tanesi 1 milyon lira....(istanbulda yediğimiz ilk kazıklardan birisiydi.... ne de olsa anadolunun bağrından kopup gelmiş saf temiz çocuklardık)

Öğrenci olarak belki 750 bin lira kazık yemek normal zamanda çok koyardı ancak Sami Yen'e girmek üzereydik, o heyecanla her şeyimizi isteseler zaten verirdik.... sonra merdivenleri koşar adım çıkıp sahaya ulaşırkenki kalp atışlarımı hala hissedebiliyorum.... sonunda hep ismini duyduğumuz stadda galatasarayımızı izleyecektik.....

Trabzonspor Sami Yende Galatasaraydan sonra en çok izlediğim takımdır. Fenerbahçenin Samsun deplasmanında olduğu maçta ben yine Sami Yen'de Trabzon maçını izliyodum ve o gün atılan konfetiler, tezahürat gerçekten çok güzeldi....

Ve baştada dediğim gibi takım kötü sonuçlar alıyo ve bir Trabzon maçı daha geliyor... Ve takım sanki beni çağırıyo( yoksa Trabzon mu çağırıyor acep)

5 Eylül 2009 Cumartesi

AİLEMİZİN YORUMCUSU


Yaaaa TRT de bu adam sohw tv atv de bu adam olimpiyatta bu adam klüp maçında bu adam milli maçta bu adam.... yeter a.k...... bide ikinci golde hakkını verdi ama ilk golde Arda'dan hiç bahsetmemesi de ayıptır günahtır..... o vücut çalımını o feyki atacak kaç adam var şu dünyada....

4 Eylül 2009 Cuma

BEYAZ MELEK


Sinemada izlediğimde bu kadar gereksiz ajitasyon yüklü olduğunun farkına varmamışım... Şimdi tv de izlerken bütün saçmalıkların bütün gereksiz duygusallığın farkına vardım.... ıssız adamda beyaz melektede verilen mesaj kısmen istanbullu puşttur şerefsizdir anadolu insanı güzeldir olmuş.... hepimiz insan olacaksak haydiiiin anadoluya dönüyoruz.....

İÇİMDEN GEL(ME)Dİ


Aslında içimden gelen şeyler pek iyi değil bu aralar. İnsan çalıştığı yerde huzursuzsa, çalıştığı ortamdan keyif almıyosa; heleki çalıştığı yer bir kamu kuruluşuysa (ki onun da en alt seviyesi sayılacak Belediye ise) günler onun için çok zor geçiyo demektir. Aslında bu işinden memnun olmamak veya iş arkadaşlarından rahatsız olmak sürekli olan bir durum değil benim için ancak bazen hormanlarım depreşiyor herhalde. Dönem Dönem işten bir sıkkınlık geliyor ama ülke olarak içinde bulunduğumuz durum ve mesleğimin çok geniş bir iş imkanına sahip olmaması sebebi ile oturduğumuz yerde devam ediyoruz. Gerçi benim sorunum işimle mi yoksa iş arkadaşlarımla mı (yada bir kısmı ilemi) diye düşününce cevap olarak parantezin içindekini görüyorum. O da dediğim gibi ara ara sağdan gelme durumu oluyo sonra bir süre dinginlik onun peşinden stres geliyo... günler bu şekilde devam ediyo. İşini sevmeyen binlerce insan olduğu düşünülürse beni en çok korkutan şey ise; iş yerindeki stresle Belediyeciliğin birleşmesi ile zaten kanımda olan tembellik illetinin iyice ayyuka çıkıyor olmasıdır. Blog açtık güya yazarız diye yazmıyorum..... okuduğum bloglara yorum yapabileceğim halde yapmıyorum.... daha fazla daha özenli daha güzel işler yapabileceğim halde bunları da yapmıyorum... sadece işimi yapıyorum ne eksik ne fazla.... emekliliğimi bekliyor gibiyim daha yolun yarısına gelmeden. aynı yerde kalırsam yolun diğer yarısı nasıl geçer onu hiç bilmiyorum.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

GÜNAYDIN ÖPÜCÜĞÜ



Güne iyi başlamak için bir taraftar daha ne ister ki....

24 Temmuz 2009 Cuma

KARNE



Sonunda aylardır beklediği yaz tatili gelmişti. Lise 2 de; ondan önceki sınıflar gibi geçilmiş sınıflar kategorisine girmişti. Gerçi pek de başarılı olmayan bir şekilde 2 zayıf ile bitmişti ama önemli olan bitirmekti. Nasıl olsa dereceye girmek için uğraşan biri değildi ancak bu karnede evdekilere gösterilemezdi.
“Nasıl bu işten sıyrılsak” diye düşündü Özgür. “Ne yapsak da karneyi evdekilere göstermeden, daha doğrusu tatili zehir etmeden bu işten sıyrılsak?”
Okulun son günü bütün sınıflarda olduğu gibi Özgür’ün sınıfında da karneler dağıtılmıştı. Özgür her zamanki başarısız öğrencilik hayatına daha da başarısız olarak devam ettiğini görmüştü karnede. Tamam takdir ve teşekkür belgelerini unutmuştu ama en azından zayıfta getirmiyordu. Bu dönemse iki tane zayıf ve birbirinden güzel 2’leri ile karnesi bayram yeri gibiydi. Keşke Lise 3. sınıfa giderken uygulamaya geçen bilgisayar çıktısı ile dağıtılan karne uygulaması bu sınıfta başlasaymış. Lise 3’ün birinci döneminde 1 olan Analitik Geometri notunu normal bir A4 sayfası üzerine 4 rakamının çıktısını alıp, daha sonra bandı üstüne yapıştırarak mürekkebi bandın üzerine alıp bunu karnedeki 1 rakamının üstüne yapıştırarak zayıf olan notunu 4 yaptığı gibi bu notlarını da 4 yapardı.
Her ne kadar bilgisayar çıktısı uygulamasında bir dönem gecikmiş olsa da Milli Eğitim Bakanlığı; her sene yeni bir uygulamayı hayata geçirdiği ülkede, deneme tahtasına döndürdüğü öğrencilerden birisini farklı bir yöntemle 3 aylığına da olsa kurtarmıştı.
“Seviye yükseltme sınavı.” dedi Özgür sevinçle. O sene ilk defa uygulanacak bu yöntemle öğrencilere 3 dersten seviye yükseltme sınavına girme hakkı tanınmış ve ortalamalarını yükseltme şansı verilmişti. Bu sınavlar Özgür’ün ortalamasını yükseltmesine yaramayacak ancak karneyi eve götürmemesi için sağlam bir bahane olacaktı.
Karneleri aldıktan sonra en iyi arkadaşı Akın ile Akın’ların evine gittiler. Akın’ın annesi ve babası çalışıyordu, o yüzden orada kötü karneleri, kendileri ve dertleri ile baş başa kalabiliyorlardı.
Özgür Akşama doğru kötü karnesini ve kötü karne sıkıntısını Akınlarda bırakarak bulduğu bahanenin rahatlığı ve bu bahaneyi yerler mi acaba endişesi (bahaneyi yedirecekti başka yolu yoktu) ile eve doğru yol aldı.
Akşam evde karne bekleyen anne ve babasına önceden hazırladığı bahaneyi söyledi ve ortalama yükseltme sınavlarına gireceğini söyledi. Onlar da tabi bu bahaneyi yemiş (en azından Özgür böyle düşünmüştü) ve hatta oğullarının dersleriyle bu kadar ilgili olması onları belki de sevindirmişti.
Özgür ilerleyen haftalarda ortalama yükseltme sınavlarına girmiş (tabi ortalama yükselteceği falan yok) ve daha sonra da tatil için memleketine gitmiş anne ve kardeşiyle. Daha sonra da babası gelmiş ve hep beraber evlerine geri dönmüşlerdi.
Özgür yaklaşık 3 aylık tatili bulduğu bahanenin rahatlığıyla ve artık karne mevzunun kapanmasının verdiği huzurla geçirmişti. Artık lise 3. sınıf hazırlıklarına başlamış ve aslında çok kötü geçmesi muhtemel yaz tatilini gayet iyi geçirdiği için sevinmekteydi.
Mutlu ve huzurlu hayatına devam ederken bir akşam babasının sorduğu şu sorularla başından aşağıya kaynar sular dökülmüştü.
-Ortalama yükseltme sınavlarından kaç aldığını biliyor musun? (her kelime bir ok gibi bir süngü gibi hatta Kill Bill de Uma Thurman’ın kullandığı kılıçlar gibi bağrına bağrına saplanıyordu.)(babası soruyu öyle bir kızgınlıkla sormuştu ki ateşi ölçülse o anda herhalde 43 çıkardı)
Özgür huzur dolu denizin sonuna geldiğini ve karaya oturmak üzere olduğunu anlamıştı, ancak dudaklarından “yok” kelimesi hiç kimsenin duyamayacağı şekilde süzülmüştü. (soru bittiğinde Özgür’ün ateşi bir anda 43’e fırlamıştı.)
-Babası aynı kızgınlıkla sorduğu sorunun cevabını verdi. “Kimya 1, Fizik 1, Edebiyat 2.” ( bu sefer kelimeler kurşun gibi bağrına saplanmıştı.)
Özgür’ün bu soruya verecek cevabı yoktu zaten. Foseptik çukurunda 43 derece ateşle kalakalmıştı. Babası nasılda çakmıştı son saniyede doksana. Sadece gözlerinin önünden keyifle yaşadığı 3 aylık yaz tatili geçti. Bir de anne babasını ne kadar da güzel kandırmış olduğunu, daha doğrusu sadece annesini nasıl kandırmış olduğunu düşündü.

LINCOLN ve YENİÇERİLER



Aslında bu yazıyı ilk yazmam gerekirdi belki. En son martta Kewellım sana da güle güle yazmışım ama çok şükür Kewell kaldı takımda da yeniçeriler gitti. Yeniçeriler kelle de götüremeyeceklerdi belki yanlarında ama Lincoln sağolsun onları yalnız bırakmadı. Geçen sene her defasında arkasında durduğum bu adam sezon öncesi hazırlık kampında yine yapacağını yaptı ve sonunda sözleşmesini iptal ettirdi. Oynadığı iki sezonun sadece yarım sezonunda takıma çok fazla katkı yapan bu şahıs biraz daha karakterli olsa belki de Hagiyi unutturacaktı ama olmadı. Umarım yeni 10 numaramız bunu başarır.

YENİDEN YAZMAK

Marttan beridir yazmamışım. En son yazdığımda gerçekten canım çok sıkkındı (galatasaray için) ve iki gün kendime gelememiştim. Şu an içinse içimde galatasaray ile ilgili olarak ümit var dün akşamki maçtan kimse memnun olmasada. (diğer durumlarla ilgili canım sıkkın bu sefer) neyse biz galatasaray ile devam edelim.

Biraz geriden alalım. Açıkçası ilk Rijkaardın geldiğini duyduğumda içimden gidip havaalanına karşılmaak geldi. Atatürk havalimanına baya uzak bir yerde çalışmam sebebi ile sadece istek olarak kaldı bu ama yine de beni baya heyecanlandırmıştı. ve ben tobol maçları 5-0 5-0 bitmediği halde yine de turu bu şekilde geçmekten de mutluyum ve umutluyum. Açıkçası yapılan 2 yıllık kontratın az olduğunu düşünmekteyim. Çünkü türk takımlarının böyle kariyerli adamları getirmeleri kolay olmuyor, getirdiklerinin de kıymetini bilmiyorlar. Böyle bir adamı bulmuşken iki sene hiç bir şey olmasa da 3. seneye çıkılması gerektiğini düşünüyorum. Biraz daha fazla zamanla çok daha iyi işler çıkarabileceklerini düşünüyorum.

Gökhan Zan transferine gelince de açıkçası çok ad sevindiğim bir transfer olmadı ama genel kadro derinliği açısından bedavaya da yapıldığını düşününce isabetli olduğunu düşünüyorum. Defanstaki asıl problem Servet Gökhan ikilisinden ziyade geri dörtlünün ayarını bozan Sabridir bence. İyi bir Uğur veya yeni bir transferle gayet iyi ve yedekli bir dörtlü kurulabilir.

Keita ise izlemediğim ama nedense ümitli olduğum bir isim. Baros gibi burada tekrar kendini bulursa çok güzel maçlar izleyebiliriz.

Genel olarak zaten takımın geçen sene uefa kupasını kazanabilecek güçte olduğunu düşünüyordum. Bu sene yapılan transferle de bu güce güç kattık ve ümitli olmamak için hiç bir sebebimiz yok.

25 Mart 2009 Çarşamba

SIRADAKİ GİTSİN


Dünden beri gazetelerde Kewell korkmaza kızdı gibi haberler çıkmaya başladı.... adamı defansa koyduk oynadı, sol kanatta oynadı, sağda oynadı, forvet arkası oynadı.... gole ihtiyacımız varken büyük kaptanımız!!!! oyundan çıkardı ama o sesini çıkarmadı.... (aslında o da bi el kol hareketi yapsaydı ne kadar kolay olacaktı her şey.... belki de bileti lincolne yetişecekti....) bütün bunlara rağmen medya yavaştan işlemeye başladı olayı.... yeniçeriler belki de yeni bir kelle istiyorlardı.... bu yabancı adam elin gavuru nasıl olur da onlardan fazla özveriyle oynardı... pankarttaki gibi forması için oynardı arması için oynardı.... sen kimsinki.... bu yeniçerilerden daha mı çok seveceksin klübü..... sıra sana geldi Kewellım.... bu takım senin gibisini görmedi belki de göremeyecek.... ama yeniçeriler senin de kellen için düğmeye basmışlar.... sonra sıra formayı o kadar hırslı öpen Barosa gelcek.... sen o formayı nasıl öpersin lan diye.....gelecek çok karanlık gibi....ve işin kötüsü her geçen gün umudumuz kırılıyor..... ve bir insan için en kötü şey umudun bitmesidir....

23 Mart 2009 Pazartesi

KİMSE KLÜPTEN BÜYÜK DEĞİL


"Kimse Galatasaray Camiasından büyük değildir." Lincolnü gönderenlerin en önemli cümlesi... bu cümleyi nerde duyarsanız bilin ki orada kompleksli insanlar vardır.... orada eleştirdikleri insanı kendilerinden büyük gören ve bunu problem eden insanlar vardır.... nerde bu lafı duyarsanız kendini klüpten büyük gören insanlar vardır....işte Hakanlar (ikiside) dışarıdan, hasanlar, bülentler, ümitler içeriden klüpten büyük olduğunu değil, kendilerinden daha çok sevildiğini bildikleri, kendilerinden daha fazla takıma yarar sağladıklarını düşündükleri kişileri bu özlü sözle gönderdiler....göndermeye de devam edecekler.... Lincoln gitti şimdi sırada yıllarca kazmalıklarına rağmen en çok sevdiğimiz futbolcu olan Hakan Şükürün kaçırdıklarını leblebi gibi atan Baros da mı yoksa, yeteneklerinin yanına Hasan Şaş'ın 10 katı profesyonellik ve özveri katan Kewellmı.... aman ha ses çıkartmayan varlığı ile yokluğu belli olmayan.... gol atmayı unutan Nondayı tutun elinizde..... ne olur ne olmaz....lazım olur.....

GELECEK UÇTU


Hamburg maçından sonra rüya bitti diye yazmıştık ama aslında kabus yeni başlıyor demek gerekiyormuş.... Yine başı sonu ortası belli olmayan bir yazı olabilir.......
Eskişehir maçının kaybedilmesi hiç sikimde bile değil zaten.... Biz tatlı bir rüyanın peşindeydik.... keşke bu sezon 15. olsaydık da şu finali görseydik kadıköyde. Neyse gelelim asıl konuya Lincoln gitmiş.... iyi de yapmış.... keşke gitmeden önce 2 tane Adnan Sezgine 5 tane de Bülent korkmaza geçirip gitseymiş. Gelme Lincoln bi daha buralara.... bu salaklar takımı yönettiği sürece gelme.... ama şunu da bil seni seven çok insan var buralarda. Sen bizim için bu sıkıcı Türk liginde bir keyiftin. Bizim için senin koşmana gerek yoktu... orta yuvarlak içinde durup iki pas atsan ceza sahası yayından bir şut çeksen yeterliydi.... ki ilk yarıda yetmişti de.... ortalığın amına koyuyodun..... ama işte bir beyinsiz daha seni medyayla beraber, yeniçerilerle beraber yediler. kendisi kazma bir futbolcu olduğu için takımı da öyle olsun istiyodu. kendisi gibi sadece mücadele etmeliydi... koşmalıydı anca böyle olabilirdi.... kendisi yıllarca böyle oynamıştı çünkü.... ama bir şeyi unutuyordu.... yanında akıllı popescu olana kadar kendisi bi boka yaramamıştı.... şimdi senden kazma barış kadar koşmanı istiyo... ben barıştan senin kadar iyi pas vermesini istiyomuyum....istemem de zaten çünkü böyle bir şey beklemek angutluktur beyinsizliktir gerizekalılıktır.... neyse seni hep beraber yediler bi daha gelme buralara.... gelirsen bülenti dövmek için gel...
Bülente gelince dediğim gibi yazdıklarımın eskişehir maçının kaybedilmesiyle alakası yok... zaten fener maçı hariç diğer maçların bir önemi yok artık.... ama sen nasıl lincolne ceza verirsen yanında oturtursun.... yanında oturtursan nasıl oyuna sokmazsın.... kadro dışı bırak maymun etme adamı....bunları da yapmadın nasıl basın toplantısında sakatım dedi dersin.... yok doktorlara sordum sakat değil dediiler dersin.... seninn hiç mi beynin yok..... yoksa bu kadar mı koplekslisin..... bu kadar mı yalancısın.... yeni sezonu görmezsin umarım galatsarayda..... sen git atletizm takımına antrenör ol....

20 Mart 2009 Cuma

RÜYA BİTTİ

En son yazıyı temmuzda yazmışım....O günden beri de aslında yazmak istediğim çok şey oldu ama hep tembellik etmiştim yada sevincim veya üzüntüm bu kadar etkilememişti beni.... Ama dün kaybedilen tur çok fena koydu....Turun böyle öküzlükler sonucu kaybedilmesi çok koydu.... Sabahtan beri her aklıma geldiğinde daha da çok darlanıyorum ki en sonunda bir şeyler yazmak gerekti.....Gerçi nasıl toplarım yazıyı bilmiyorum ama....

Öncelikle Lincoln ile başlamalı. bence de Lincoln profesyonel bir adam değil... hırslı değil.... kafasını tekmeye uzatmıyo...Dün akşamda çok kötüydü. Ancak bu takımda futbol zekası en yüksek olan kişidir Lincoln. Lincoln den az önce saydığım şeyleri beklemek zaten süper lotodaki büyük ikramiyeyi beklemek gibi bir şeydir. Bu takımda Lincoln varsa bu takımın da patronu odur.(saha içi olarak) Onu oynatmak oynaması için ne gerekirse yapmak lazımdır. Ama biz geçen sene 4-5 hafta güzel oynayan adamı kadro dışı bırakarak bu sezon da ilk yarı coşan adamı takıma, medyaya Bülent Korkmaz maşasıyla kurban ettik. .yazık oldu Lincolne ve tabiki Galatasarayımıza. Bu adamın böyle olduğu almanya günlerinden belliyken neden alındı, alındıysa neden suyuna gidilmedi. Bunda inanıyorumki futbolcularında çok büyük etkisi var. Lincolnün küstürülmesi (bu olay diğer futbolcuları da etkileyerek tabi) tura ve iki puana mal oldu.
Maçın Barosla beraber en iyi adamlarından birisiydi Arda. Zaten form olarak ve Galatasaraylı taraftarlığı olarak yeri doldurulamaz şu anda. son zamanlarda özellikle beni defans yönüyle de mest ediyor. Ancak yıllardır söylenen gruplaşma muhabbetinde sanırım bayrağı Arda ve biraz da Sabri aldılar. Daha önceden maçları izlerken Lincoln ile bir problemi olduğunu düşünmeye başlamıştım açıkçası. Zaten son zamanlarda bu ortaya çıktı. Formuna oyununa takım sevgisine lafım yok ama egolarını bir kenara bırakmalı. bu takım arda kadar lincolnle ve diğer yetenekli oyuncularla da yükselecek. takım yükseldikçe de kendileri de yükselecek.. buna dikkat etmesi gerekli....

Bu kova kaleci ne iş yapar? şaşkın ördek gibi durmaktan başka. dün kalede bostan korkuluğu olsaydı daha iyiydi. Aykut (hatta Hayrettin en azından senin de coştuğun bir fener maçı vardı))sana saydığım bütün küfürleri geri alıyorum üçle çarpıp bu kazmaya yolluyorum. Kayseri maçını görmemezlikten geldik. Kocaeli maçında defans kötü dedik. Ulan bi de top çıkar be!!!! direk bile senden fazla top çıkardı akşam.....
Gecenin kötülerinin assolistine geldi sıra. Büyük kaptan, cesuryürek ne yaptın ya!!!! Öncelikle takımın beynini yedin yukarıda bahsettiğimiz gibi. Arda, Baros, Kewell hepsi çok önemli oyuncular ancak bunları işleten adamı bitirdin. (muhtemelen bir kaç sezon sürebilecek kendi kariyerini de bitidin galatasaraydaki) onu geçtik, Kewell(ilk maçtan sonra çocuğğumun adını hayri koymaya karar verdim) ı defansta oynatmak nedir. tamam ilk maç zorunluluktan oynadı, çok da iyi oynadı ama ne gerek var onu tekrar 90 dakika ateşe atmaya. Hadi başta da başlattın 2-2 olduktan sonra skor (arda da bitmiş fizik olarak, lincolnü de çıkarmışsın) kadrondaki en iyi hücum oyuncusunu defansa mahkum etmek nasıl bir beyinsizliktir. bunu yapmayıp benim kadar kilolu hasan şaşı oyuna almak nasıl bir öküzlüktür. Hasanın yapacak çok şeyi yok zaten suç onu oraya koyanda, bunca yıl alkışlandığı taraftara yuhallattıranda. Kendin kazma bir futbolcuydun tamam yüreğinle oynardın bizi de öyle etkilemiştin. Ama sen nasıl popescu gelene kadar başarı kazanamadıysan çalıştırdığın takımda sadece savaşarak bir şey kazanamaz. Her şeyden önce akıl gerekli bu takıma. yoksa deli danalar gibi oradan oraya koşturan futbolcu çöplüğünden başka bir şey olmaz bu takım... gerçi zaten kendin kısalttın galatasaray kariyerini fenere de yenilirsen rekor kırarsın kariyerinin kısalığı ile.

Bir şu yukarıdaki adama yazık oldu iki aşağıdakine!!!!


Tabi bir de tatlı bir rüya olan kadıköyde kupa kazanma umudu gitti. o da nasıl olsa bin yıl sonra falan tekrar denk gelir.