14 Şubat 2011 Pazartesi

YAZMAK YA DA YAZMAMAK

06.09.2009 tarihinde yazmışım en son. o zamandan beri bazen yazmak istedim ama devamını getiremem diye yazamadım... bu iş çocuk oyuncağı gibi olsun istemiyorum ama malesef disiplin sorunum var... tekrar yazmaya başlamak istiyorum ama bakalım devam edebilecekmiyim... gerçi bu takım çok şey yazdırır bize ya... hadi hayırlısı....

6 Ekim 2009 Salı

TRABZONU BEKLERKEN




İki hafta sonra yine bir trabzonspor maçı var.... Malum takım kötü gidiyo... Aslında bence takım değil de skorlar kötü gidiyo... Yoksa hiç bir zamana olmadığı kadar takımdan umutluyum.... Zaten bu sene kupa falan beklentim yok kendi adıma... Rijkaarda biraz sabır gösterilsin, sistem için gerekli hamleler yapılsın, gelecek için adımlar atılsın ben bir iki sezon beklemeye razıyım....Neyse skorlar kötü gidiyo trabzon maçında da Ali Sami Yen bizi bekler....Bu maça gitmek lazım....


Üniversite sınavını kazanıp İstanbula geldiğim 98 senesinde ilk kez Ali Sami Yen stadına gitmiştim. O maç da Trabzonspor maçıydı.... Liseden bir arkadaşla beraber ilk kez stada gitmeye karar vermiştik... sadece tv den izlediğimiz adını duyduğumuzda nerede olduğunu bile tahmin edemediğimiz stada gidecektik.... İlk defa galatasarayımızı canlı olarak izleyecektik. O zamanlar tabi biletix yok bilet nerden alınır kaça alınır ne yapılır hiç fikrimiz yok.... (bizde ne salakmışız) stada yaklaşınca barikatların yanında duran polislere soralım bari dedik....


  • maç için biletleri nerden alabiliriz? dedik

  • bizde var biz satalım dediler....

  • kaça satıyosunuz?

  • 2 milyon lira (6 sıfır da atılmamış hala)

tabi biz biraz ilerleyelim dedik.... ileride bir karaborsacıyla karşılaştık... gidenler bilir zaten.... çekirdek, simit su satarak size yaklaşan abilerimiz bir anda açık var kapalı var derler yanınızda.... bu sefer onlara sorduk bilet ne kadar diye.... 1 milyon 750 bin lira dediler... biz tabi 250 bin lira kara geçmenin verdiği öğrenci psikolojisiyle hemen satın aldık biletleri.... İçeriye girmek için stada doğru devam ettiğimizde bir de ne görelim gişelerde hala bilet satılmakta ve tanesi 1 milyon lira....(istanbulda yediğimiz ilk kazıklardan birisiydi.... ne de olsa anadolunun bağrından kopup gelmiş saf temiz çocuklardık)

Öğrenci olarak belki 750 bin lira kazık yemek normal zamanda çok koyardı ancak Sami Yen'e girmek üzereydik, o heyecanla her şeyimizi isteseler zaten verirdik.... sonra merdivenleri koşar adım çıkıp sahaya ulaşırkenki kalp atışlarımı hala hissedebiliyorum.... sonunda hep ismini duyduğumuz stadda galatasarayımızı izleyecektik.....

Trabzonspor Sami Yende Galatasaraydan sonra en çok izlediğim takımdır. Fenerbahçenin Samsun deplasmanında olduğu maçta ben yine Sami Yen'de Trabzon maçını izliyodum ve o gün atılan konfetiler, tezahürat gerçekten çok güzeldi....

Ve baştada dediğim gibi takım kötü sonuçlar alıyo ve bir Trabzon maçı daha geliyor... Ve takım sanki beni çağırıyo( yoksa Trabzon mu çağırıyor acep)

5 Eylül 2009 Cumartesi

AİLEMİZİN YORUMCUSU


Yaaaa TRT de bu adam sohw tv atv de bu adam olimpiyatta bu adam klüp maçında bu adam milli maçta bu adam.... yeter a.k...... bide ikinci golde hakkını verdi ama ilk golde Arda'dan hiç bahsetmemesi de ayıptır günahtır..... o vücut çalımını o feyki atacak kaç adam var şu dünyada....

4 Eylül 2009 Cuma

BEYAZ MELEK


Sinemada izlediğimde bu kadar gereksiz ajitasyon yüklü olduğunun farkına varmamışım... Şimdi tv de izlerken bütün saçmalıkların bütün gereksiz duygusallığın farkına vardım.... ıssız adamda beyaz melektede verilen mesaj kısmen istanbullu puşttur şerefsizdir anadolu insanı güzeldir olmuş.... hepimiz insan olacaksak haydiiiin anadoluya dönüyoruz.....

İÇİMDEN GEL(ME)Dİ


Aslında içimden gelen şeyler pek iyi değil bu aralar. İnsan çalıştığı yerde huzursuzsa, çalıştığı ortamdan keyif almıyosa; heleki çalıştığı yer bir kamu kuruluşuysa (ki onun da en alt seviyesi sayılacak Belediye ise) günler onun için çok zor geçiyo demektir. Aslında bu işinden memnun olmamak veya iş arkadaşlarından rahatsız olmak sürekli olan bir durum değil benim için ancak bazen hormanlarım depreşiyor herhalde. Dönem Dönem işten bir sıkkınlık geliyor ama ülke olarak içinde bulunduğumuz durum ve mesleğimin çok geniş bir iş imkanına sahip olmaması sebebi ile oturduğumuz yerde devam ediyoruz. Gerçi benim sorunum işimle mi yoksa iş arkadaşlarımla mı (yada bir kısmı ilemi) diye düşününce cevap olarak parantezin içindekini görüyorum. O da dediğim gibi ara ara sağdan gelme durumu oluyo sonra bir süre dinginlik onun peşinden stres geliyo... günler bu şekilde devam ediyo. İşini sevmeyen binlerce insan olduğu düşünülürse beni en çok korkutan şey ise; iş yerindeki stresle Belediyeciliğin birleşmesi ile zaten kanımda olan tembellik illetinin iyice ayyuka çıkıyor olmasıdır. Blog açtık güya yazarız diye yazmıyorum..... okuduğum bloglara yorum yapabileceğim halde yapmıyorum.... daha fazla daha özenli daha güzel işler yapabileceğim halde bunları da yapmıyorum... sadece işimi yapıyorum ne eksik ne fazla.... emekliliğimi bekliyor gibiyim daha yolun yarısına gelmeden. aynı yerde kalırsam yolun diğer yarısı nasıl geçer onu hiç bilmiyorum.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

GÜNAYDIN ÖPÜCÜĞÜ



Güne iyi başlamak için bir taraftar daha ne ister ki....

24 Temmuz 2009 Cuma

KARNE



Sonunda aylardır beklediği yaz tatili gelmişti. Lise 2 de; ondan önceki sınıflar gibi geçilmiş sınıflar kategorisine girmişti. Gerçi pek de başarılı olmayan bir şekilde 2 zayıf ile bitmişti ama önemli olan bitirmekti. Nasıl olsa dereceye girmek için uğraşan biri değildi ancak bu karnede evdekilere gösterilemezdi.
“Nasıl bu işten sıyrılsak” diye düşündü Özgür. “Ne yapsak da karneyi evdekilere göstermeden, daha doğrusu tatili zehir etmeden bu işten sıyrılsak?”
Okulun son günü bütün sınıflarda olduğu gibi Özgür’ün sınıfında da karneler dağıtılmıştı. Özgür her zamanki başarısız öğrencilik hayatına daha da başarısız olarak devam ettiğini görmüştü karnede. Tamam takdir ve teşekkür belgelerini unutmuştu ama en azından zayıfta getirmiyordu. Bu dönemse iki tane zayıf ve birbirinden güzel 2’leri ile karnesi bayram yeri gibiydi. Keşke Lise 3. sınıfa giderken uygulamaya geçen bilgisayar çıktısı ile dağıtılan karne uygulaması bu sınıfta başlasaymış. Lise 3’ün birinci döneminde 1 olan Analitik Geometri notunu normal bir A4 sayfası üzerine 4 rakamının çıktısını alıp, daha sonra bandı üstüne yapıştırarak mürekkebi bandın üzerine alıp bunu karnedeki 1 rakamının üstüne yapıştırarak zayıf olan notunu 4 yaptığı gibi bu notlarını da 4 yapardı.
Her ne kadar bilgisayar çıktısı uygulamasında bir dönem gecikmiş olsa da Milli Eğitim Bakanlığı; her sene yeni bir uygulamayı hayata geçirdiği ülkede, deneme tahtasına döndürdüğü öğrencilerden birisini farklı bir yöntemle 3 aylığına da olsa kurtarmıştı.
“Seviye yükseltme sınavı.” dedi Özgür sevinçle. O sene ilk defa uygulanacak bu yöntemle öğrencilere 3 dersten seviye yükseltme sınavına girme hakkı tanınmış ve ortalamalarını yükseltme şansı verilmişti. Bu sınavlar Özgür’ün ortalamasını yükseltmesine yaramayacak ancak karneyi eve götürmemesi için sağlam bir bahane olacaktı.
Karneleri aldıktan sonra en iyi arkadaşı Akın ile Akın’ların evine gittiler. Akın’ın annesi ve babası çalışıyordu, o yüzden orada kötü karneleri, kendileri ve dertleri ile baş başa kalabiliyorlardı.
Özgür Akşama doğru kötü karnesini ve kötü karne sıkıntısını Akınlarda bırakarak bulduğu bahanenin rahatlığı ve bu bahaneyi yerler mi acaba endişesi (bahaneyi yedirecekti başka yolu yoktu) ile eve doğru yol aldı.
Akşam evde karne bekleyen anne ve babasına önceden hazırladığı bahaneyi söyledi ve ortalama yükseltme sınavlarına gireceğini söyledi. Onlar da tabi bu bahaneyi yemiş (en azından Özgür böyle düşünmüştü) ve hatta oğullarının dersleriyle bu kadar ilgili olması onları belki de sevindirmişti.
Özgür ilerleyen haftalarda ortalama yükseltme sınavlarına girmiş (tabi ortalama yükselteceği falan yok) ve daha sonra da tatil için memleketine gitmiş anne ve kardeşiyle. Daha sonra da babası gelmiş ve hep beraber evlerine geri dönmüşlerdi.
Özgür yaklaşık 3 aylık tatili bulduğu bahanenin rahatlığıyla ve artık karne mevzunun kapanmasının verdiği huzurla geçirmişti. Artık lise 3. sınıf hazırlıklarına başlamış ve aslında çok kötü geçmesi muhtemel yaz tatilini gayet iyi geçirdiği için sevinmekteydi.
Mutlu ve huzurlu hayatına devam ederken bir akşam babasının sorduğu şu sorularla başından aşağıya kaynar sular dökülmüştü.
-Ortalama yükseltme sınavlarından kaç aldığını biliyor musun? (her kelime bir ok gibi bir süngü gibi hatta Kill Bill de Uma Thurman’ın kullandığı kılıçlar gibi bağrına bağrına saplanıyordu.)(babası soruyu öyle bir kızgınlıkla sormuştu ki ateşi ölçülse o anda herhalde 43 çıkardı)
Özgür huzur dolu denizin sonuna geldiğini ve karaya oturmak üzere olduğunu anlamıştı, ancak dudaklarından “yok” kelimesi hiç kimsenin duyamayacağı şekilde süzülmüştü. (soru bittiğinde Özgür’ün ateşi bir anda 43’e fırlamıştı.)
-Babası aynı kızgınlıkla sorduğu sorunun cevabını verdi. “Kimya 1, Fizik 1, Edebiyat 2.” ( bu sefer kelimeler kurşun gibi bağrına saplanmıştı.)
Özgür’ün bu soruya verecek cevabı yoktu zaten. Foseptik çukurunda 43 derece ateşle kalakalmıştı. Babası nasılda çakmıştı son saniyede doksana. Sadece gözlerinin önünden keyifle yaşadığı 3 aylık yaz tatili geçti. Bir de anne babasını ne kadar da güzel kandırmış olduğunu, daha doğrusu sadece annesini nasıl kandırmış olduğunu düşündü.